Pekin’de gerçekleşmekte olan Trump-Şi zirvesi, dünyanın en önemli ikili ilişkisinin anlık bir fotoğrafını sunuyor. Masanın iki yanındaki aktörler farklı hesaplar yapıyor: Trump, Kasım ara seçimleri öncesinde iç siyasette kullanacağı somut kazanımlar arıyor; Şi ise çok daha uzun vadeli bir güç birikiminin parçası olarak bu teması değerlendiriyor. Soru basit görünüyor: “Çin, ABD ile anlaşmak zorunda mı?” Cevabı doğru verebilmek için önce “zorunda” kelimesinin ne anlama geldiğini tartışmak gerekiyor.

Anlaşma isteği zafiyetten değil, stratejiden kaynaklanıyor

Evet, Çin anlaşmak istiyor. Ama “zorunda” değil. Pekin’in müzakere masasına oturma nedeni zafiyet değil, stratejik zaman yönetimi. Şi yönetimi, 15. Yıllık Plan’ın (2026-2030) ilk yılında çok net bir öncelik belirlemişti: Ulusal gücü biriktirmeden, mevcut düzenin tamamen çöküşüne izin vermemek. Bu denklemde ABD ile “yönetilen bir rekabet”, “huzursuz bir arada yaşama” olarak tanımlanan bir ara formül Pekin’in tercihi.

Bu tercihin arkasında somut kırılganlıklar yatıyor. Çin’in enerji güvenliği büyük ölçüde Hürmüz Boğazı’ndaki akışın devamına bağlı. Ayrıca, teknolojik bağımlılıklar ve ihracat pazarlarındaki hassasiyetler, Pekin’i tam bir kopuştan kaçınmaya itiyor. Ancak bu kırılganlıklar, Çin’i “zorunda” olma noktasına getirmiyor; aksine, zaman kazanarak güç biriktirme stratejisinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Trump'ın iç siyaset hesapları ve Şi'nin uzun vadeli vizyonu

Trump, Kasım ara seçimleri öncesinde somut kazanımlar ararken, Şi yönetimi bu zirveyi küresel güç dengelerini yeniden şekillendirme fırsatı olarak görüyor. Uzmanlar, iki liderin masaya farklı zaman dilimleriyle oturduğunu belirtiyor: Trump kısa vadeli başarılar peşinde, Şi ise on yıllara yayılan bir stratejinin adımlarını atıyor. Bu nedenle, anlaşma olasılığı yüksek olsa da, Çin’in taviz verme kapasitesi sınırlı; çünkü her taviz, uzun vadeli güç birikimi hedefini zedeleyebilir.

Analistler, zirvenin sonucunun sadece ticari dengeleri değil, aynı zamanda enerji güvenliği, teknoloji transferi ve bölgesel ittifakları da etkileyeceğini vurguluyor. Özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki enerji akışının devamı, Çin için hayati önem taşıyor. Pekin, bu hassas noktada ABD ile çatışmaktan kaçınarak, mevcut düzenin istikrarını korumayı hedefliyor.

Gelecekte ne bekleniyor?

Zirvenin ardından, iki ülke arasında “yönetilen rekabet” çerçevesinde kısmi bir mutabakat bekleniyor. Ancak bu mutabakat, Çin’in stratejik hedeflerinden taviz vermesi anlamına gelmeyecek. Pekin, kısa vadeli anlaşmaları uzun vadeli güç birikiminin bir aracı olarak kullanmaya devam edecek. Trump yönetimi ise iç siyasette kullanabileceği sembolik zaferler arayacak.

Sonuç olarak, Çin ABD ile anlaşmak zorunda değil; ancak stratejik zaman yönetimi gereği anlaşmayı tercih ediyor. Bu tercih, Pekin’in zafiyetinden değil, tam tersine güç biriktirme konusundaki kararlılığından kaynaklanıyor. Zirvenin sonuçları, önümüzdeki aylarda küresel dengeleri yeniden şekillendirecek.